Ciddi Bir Mesele / Ev / Ata Tuncer

Ciddi Bir Mesele

 

Sokak

Annem öldüğünde aramız açılmıştı.

Kendimi vicdanımın değil, bir başka sesin himayesine bırakmıştım.

O başkası, kanımdaki alkole dönüşüveriyordu. Bir gecede. Param varsa tek gecelik misafirliğe. Bazen sokağa serilmiş yatağımdan çıkamayacak kadar uyuşuk bir miskinliğe bırakıyordum her şeyi.

Gözlerimi yumduğumda hangi uçuruma düşsem yüreğim hafifliyordu.

Sadece şunu biliyordum.

Düşmek acı vermiyordu. Çünkü o sesle birlikte olduğumda asla yere değmiyordum.

 

Vicdanımın sesi çoğunlukla ananeminkine benziyordu. O da kısık sesle ama içten konuşurdu. Soluğundan, teninin kokusundan şekerli, anlayamadığım bir ferahlık geçerdi. Küçücük bir odada beraber yatardık. Koyun koyuna.

Bir gece başörtüsünü aceleyle bağlamış, odadan çıkmıştı. Aynı gece ölmüştü.

Ölümüne yakın, rüyasından bahsetmişti. Bir kayık ve henüz zamanının gelmediğini söyleyen çıplak ayaklı bir adam görmüştü. Ayak parmaklarını kuma görerek tahtadan kürekler oyuyordu. O adamı ve rüyasının devamını görüp görmediğini hep merak ettim.

O gece, vakit dolduğu için mi uykusundan uyanıp bayramlıklarını giymişti?

Sabah uyandığımızda salonda ölü bulacaktık onu.

Belki de ta o zamandan bugünleri görecek tıynette bir kadındı. Geç kalmadan, vakitlice vicdanıma yerleşti.

Vicdanımda kızgın kumlar var, bunu biliyorum. Ama kayıkla açılacağı bir deniz bulamadığından eminim.

 

Sokaklarda kalıyordum.

Şimdilerde kendine faça atmadan duramayan bir adamla karşılaştım. Henüz kendi bedenine zarar vermiyordu. Melek yüzlü bir çocuk olduğuma karar vermişti. On dört yaşındaydım. Sakalım çıkmamıştı, köse derlerdi. Başımdaki bereyi geriye itti.

“Evin yok mu, senin?”

“Kaçtım,” dedim. “Sinema girişlerinde kalıyorum. Bazen salonda yatmama izin veriyorlar. Kalacak bir yer arıyorum.”

“Benim bir evim var.” dedi. Nefesi kötü kokuyordu.

Cebinden usulca bir sustalı çıkardı. Açtı.

 “Evim Sensin.” dedi. Kötü bir filmdi.

Henüz içime yerleşen yeni sesi tanımıyordum. Ananeminki gibi değildi. Erkekti, acımasız ve baskındı. Küfür ediyor, içimin duvarlarına tükürükler saçıyordu.

Vicdanımın sesi gibi onu yalnızca benim duyduğumu sanıyordum. Öyle olmadığını o gece anladım.

Sırtımı çevirip parmaklarını ağzıma sokan, sustalıyla kemerimi kesmeye uğraşan adamı duvara ittim. Ağzındaki kokuyu duydum. Ucuz şarap kokuyordu. İçimin yeni sahibi konuşmaya başladı. Ne dediğini duymuyordum bile. Anlamıyordum. Dalga dalga yükseldiğini hatırlıyorum yalnızca.

Adamın yüzünde kesikler açıldı. Kendiliğinden.

Jilet gibi keskin yaralardan kan sızmaya başladı.

İncecik bir çizgi elmacık kemiğinden yükselerek gözünü geçti. Kaşını ikiye ayırdı ve alnında durdu.

Yüzünü kapamış ağlıyordu.

Ananemi çığlık atarken hiç duymamıştım. O geceye kadar. Adam, “Nesin?” diye soruyordu bana. “Sen nesin?”

Cevap veremedim.

Artık kim ya da ne olduğumu ben de bilmiyordum.

Ne denir, ilklerin gecesiydi.

              

Sokaklarda başıma gelen tek talihsizlik buydu.

Gözlerime oturan delilikten sonra sokak köpeklerinden başka kimse bana sataşmadı. Kanıma, kanımdaki kötülükten daha fenası girmedi.

Başka bir İstanbul yoktu. Sokaklar benimdi.

Kiminin tek gecede saçları beyazlardı. Bazısı bir gün susar, ömrü boyunca ağzını bıçak açmaz, susardı.

Elleri kilitlenene kadar yazan şairler, boğazlarını kevgire çeviren ayyaşlar tanıdım.

Acıyı doğuran, emziren ve büyüten travestilerin evlerinde kaldım. Yine de kadın olduklarını kimseye inandıramadılar. Hayatta annem kadar sadece onları sevdim. Çünkü onlar gibi acıyı büyüten, kendi çocuğu gibi bağrına basan bir annemi tanıdım.

Annemin sadece benim gibi bir acıyı geride bırakmak için öldüğüne inandım.

Ananemin sesini susturdum. Diğerini dinledim.

Böylece acıdan yani kendimden uzaklaştım.

 

Ev

 

Diğer ses, içimdeki huzursuzluktan bihaber olsa da ananem bunun farkında. Evimizde sonu kavgaya dönecek ciddi bir mesele konuşulduğunda televizyon kapatılırdı. Televizyonları kapalı evlerden nefret ederim.

Babam bana adımla seslenip salona çağırana kadar kısa bir zaman geçerdi. Bana upuzun gelen bir zaman. Neyi yanlış yaptığımı bilmesem de dilimin ucunda olan. Şimdi o zamanda yaşıyorum işte. Birinin adımı sesleneceği günü bekliyorum.

Babamı evde tek başına televizyon izlerken düşünüyorum. Televizyonu kapadığını. Kumandayı bırakana kadar o huzursuz sessizliği uzattığını. Sonra boş evde adımın yankılandığını işitiyorum.

Üç defa.

İçimdeki sesi duyuyorum. Kapıyı açmıyorum.

Babamın hapiste olduğunu hatırlıyorum. Annemi bıçaklayışını televizyondan izliyorum. Ertesi günün gazetelerinde okuyorum. Önüme atılan bozuk paraları toplayıp internet kafede annemin gövdesine saplanan bıçağı ezberliyorum.

Sokağımıza mobese takan polisimizle gurur duyuyorum.

Kapımı açmıyorum.

Başka bir İstanbul yok. Sokaklar benim.

O evin önünden hala geçemiyorum.

Babam komşuların elinden kurtuluyor. Fırlıyor, eve giriyor. Odamın kapısını yumrukluyor, bıçağın tahta sapıyla vuruyor. Kapıya damla damla annemin kanı sıçrıyor.

Tam pencerenin önünde bir silüet beliriyor. Karabasanlarımdan tanıyorum.

O karartıya, “cin” diyorum.

Adımı üç kez sesleniyor.

Babam.

 “Ciddi bir mesele,” diyor. “Konuşacağız. Ciddi bir mesele.”

Penceredeki karartıya yaklaşıyorum. Bahçedeki çiçeğin anlayamadığım şekerli kokusunu duyuyorum. Camdan uzanıp atlıyorum.

Kaçıyorum.

Sabah ezanı okunuyor. Köpekler uluyor.

Ben topuklarım kıçıma değe değe koşuyorum.

 

 “Bir cin musallat olduğunda, bazısıyla bir oyun oynarmış. Ya sen onun adını bilecek, söyleyeceksin ya da o seninkini. Kim karşısındakinin adını sezer, üç kez söylerse diğeri onun emrine girermiş.”

 “Ne vakte kadar, anane?”

 “Ne vakte kadar olacak, evladım. Ölünceye kadar.”

Vicdanımın sesini susturuyordum. Ama ananenim anıları çıkmıyordu aklımdan.

O gece gördüğüm karartı neydi?

O ses. Önümdeki cinden mi, ardımdaki babamdan mı? Bahçedeki şeker kokulu yapraklardan mı geldi?

Bilmiyorum. 

Ama ezan okunduğunda hala köpekler uluyor. İçimde nasıl bir kaçma isteği uyanıyor.

Ananemi hatırlıyorum. Hala o küçük gecekondu odasında. Namaza kalkmış, ezanı duymak için camı açıyor. Havlayan köpeklere yüz buruşturup bana dönüyor. Gözlerim yarı açık, yarı kapalı.

 “Ezan vakti uluyan köpekler,” diyor. “Ya cinleri kovalıyordur ya da şeytanları.”

Ezan vakti yaklaşmaya korksam da, geceleri bir sokak köpeğinin koynuna sokuluyorum bazen. Sıcacık.

Gökyüzüne bakıyorum.

Annem öldüğünde aramız açılmıştı.

Artık içimdeki seslerle aramda ciddi bir mesele vardı.

 

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)